Bir Avuç Mutluluk…

Sanırım mutlu olmanın en ilginç yanı insanın mutluyken bunun pek de farkında olmaması. Eğer sizi üzecek bir engel, konu yoksa, mutlusunuz demektir. Bu, farkında olmadan mutlu olma durumu en çok çocuklukta yaşanılan bir olgu sanırım. İnsan yavaş yavaş büyüyüp, yaşamın güçlüklerine göğüs germeye başladıkça ve çevremizde, ülkemizde, dünyada  yapılan hataların ve haksızlıkların daha çok farkına vardıkça, daha çok sorunlarla karşılaştıkça, çocukluğundaki o farkında olmama ve sorumluluk taşımamanın yarattığı mutluluğu daha iyi anlıyor ve ona daha çok değer veriyor.

Benim çocukluğum, hep bahçelerde, tarlalarda oynayarak geçti. Doğanın nimetlerinden doyasıya yararlandım. Her mevsime özgü, sebze ve meyveleri ellerimizle bahçelerden, ağaçlardan toplardık. Evimizin bahçesindeki kümeste tavuk, hindi yetiştirdik. Onları ellerimizle beslerdik. Plastik oyuncaklar yok denecek kadar azdı. Aslında, oyuncakçı dükkanı bile yoktu denilebilir. Ama büyük abilerimizle birlikte, tahtadan ve telden birbirinden güzel yarış arabaları yapardık. Sonra da bunlara yine telden birer direksiyon takar yarıştırırdık. Hakan abimin, bizleri de içine katarak anlattığı öyküleri unumama mümkün değil. Yıllar sonra karşılaştığım mahalle arkadaşlarım da o üyküleri unutamamışlardı. Mahallemizde, tüm çocuklar hep beraber oynardık. Annelerimiz, birbirlerine telefon edip, bugün bizim çocuk sizin çocukla birlikte oynayabilir mi diye randevular almazdı. Zaten evlerimizde telefon da yoktu. Annelerimiz, yakın komşulara mutfak penceresinden seslenir, biraz uzakta oturanlara da bisikletle bizi gönderir “Bu akşam bir maniniz yoksa annemler size gelecekler” mesajını yollarlardı. Bu harika bir haberdi çünkü kardeşimle ben de, o akşam halamlara gideceğiz demekti. “Aman çocuğum gözümün önünde dursun, kaçırılır” diye hiç endişe etmezlerdi çünkü hiç kaçırılan çocuk haberi duymazdık. Ben beş yaşımdayken yakınımızdaki stadyuma, futbol maçlarına, kendi ayakkabılarımı bulamadığım için rahmetli babaannemin düz ayakkabılarını ayağıma geçirip maç izlemeye kaçtığımda tüm ailenin maskarası olmuştum. Ama o zaman futbol için her şeye değerdi. Motorlu taşıt sayısı da çok azdı. Çelimsiz atların çektiği her biri başlı başına bir öykü olabilecek figürlerle rengarenk boyanmış birbirinden güzel ve tül perdeli faytonlar vardı. Annem ile birlikte pazara önce yürüyerek gider, dönüşte elimizdeki yükün hatırına faytona binerdik. Annemin çok daha sonraları paramızın enflasyon nedeniyle çok sıfırlara ulaştığı dönemlerde, “2,5 TL ile fayton ücreti de dahil tüm pazar alışverişimizi yapardık o günlerde” demesini nedense hiç unutamam. Hele o yaz akşamları gittiğimiz açık hava sinemaları… Her biri bir okul sayılabilecek bu sinemalarda seyrettiğimiz yerli ve yabancı filmler, bizi bu günlere hazırlayan doğru ve insani değerlerimizin temellerini atmadı mı? Filmlerde tüm halkın topluca kötü karakterleri yuhaladığına şu an elli yaş cıvarında olan kaç kişi tanık olmamıştır? Günlerimiz hep neşe içinde geçti.       

İnsan ne gariptir ki, kendi çocuklarının da aynı güzel duyguları tatmasını benzer deneyimleri yaşamasını görmek istiyor ve görünce de bundan sonsuz mutluluk duyuyor.

Bu duygular içinde geçen haftasonu gerçekleştirdiğim her zamanki yürüyüşlerimden birinde bunun daha da farkına vardım. Doğanın kucağında yürürken, yürüyüş yolunun sağında solunda alabildiğince, fındık ağaçları ve böğürtlenler bana ve kızıma bu mutluluğu yaşama fırsatını vermişti. Ağaçtan her fındık koparışımızda, doğanın cömertliği ve yoktan var etme özelliği, gözlerimizin içindeki gülücüklere bir yenisini daha ekliyordu.   

 

Çalılıklar arasındaki fındık ağaçlarında tek tük fındıkları ararken, benim ve kızımın gözlerimizdeki ışıltı, hem beni kendi çocukluğuma götürmüş hem de bir baba olarak bana, kızımın gözlerinde o farkında olmama ve sorumluluk taşımamanın yarattığı mutluluğu görme şansını tattırmıştı. Elimdeki bir avuç fındık, nasıl olduğunu bile anlamadan, bir avuç mutluluğa dönüşmüştü.  

 

Maalesef çocuklarım, bugün Ergene Nehri’nde, Burdur Gölü’nde yüzemeyecekler; Ergene kıyısında artık olmayan bir söğüt dalında sallanarak, bizim çoğu haftasonlarında yaptığımız gibi nehrin pırıl pırıl sularına atlayamayacaklar. Burdur Gölü kenarında dört, beş aile birlikte kurduğumuz çadırlarda geçirdiğimiz neşeli günleri hiçbir zaman yaşayamayacaklar.

İşte bu yüzden doğaya daha iyi bakmalıyız. O’nun her köşesini, gelecek nesillere en azından aldığımız temizlikte teslim etmeliyiz. Çevre neyse insan da odur. Bugün çevreyle birlikte toplumumuz da kirlenmektedir. Doğayı kirli teslim aldıysak mutlaka temizlemeli, yeni nesillerden bir avuç mutluluğu esirgememeliyiz.

Reklamlar
  1. Yorum bırakın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: