En Değerli Çeyiz

– “Ben, hiçbir önemi olmayan, gramın çok altında, karakuru ve çelimsiz bir buğday tanesiyim. Bir başakta yirmi kardeşimle birlikte büyüdüm. Tam aşureye girecekken, arkadaşlarımın ve Tanrı’nın da yardımıyla bu sandığa girdim. Burada ne mi yapıyorum? Bu sandığın dibinde günümü bekliyorum.”

– “Daha ne kadar bekleyeceksin?”

– “Farkıma varılana kadar.”

– “Demek ki unutuldunuz sayın buğday tanesi.”

– “Siz öyle de diyebilirsiniz ama ben yine de hatırlanacağım günü bekliyorum.”   

– “Bekleyin bakalım. Bu insanların hafızası en fazla üç günlüktür. Sizi çoktan unutmuşlardır. Siz kendinizi avutuyorsunuz.”

– “O da sizin düşünceniz. Bana ihtiyaçları olduğunu biliyorum. Durumları hiç iç açıcı değil. Burada sizinle birlikte günümü beklerken, size öykümü anlatmamı ister misiniz?”

– “Anlatın da dinleyelim bakalım, sevgili aşure kaçkını.” 

“Bir zamanlar bu çiftliğin sahibinin rahmetli dedesi çok ama çok gençken, iri yarı ve ve boğa kadar güçlü bir çiftçiydi. Biz buğdayların her yıl yeni bir nesil olarak türediklerini düşünürseniz, bu anlattıklarım benim yaklaşık 80 nesil önceme rastlıyor. O zamanlar tarlalarımızın etrafında çeşit çeşit yabani otlar, çeşit çeşit faydalı böcekler vardı ve tüm tarlalar mis gibi ahır gübresi kokardı. Ara sıra tarlalarda hastalık görülürdü ama doğa bizlere bu hastalıkları yenecek gücü de vermişti. Binlerce yıldır burada ürün yetiştirilmesine rağmen, şu tarlanın bitiminde akan akarsu tertemizdi içinde balıklar bile vardı. Hiç kötü kokmazdı. Şimdi artık sulamada dahi kullanılmıyor. Çiftçiler bizi hasat ettikten sonra at arabalarının kasasında çiftliklerine götürürken şu nehrin kenarına bir düşürseler de, artık nesillerimizi bu güzelim derenin kenarında çeşit çeşit sucul bitkilerle birlikte geçirsek, üzerimizde mayıs sinekleri dansetse, biz de rüzgarda kafalarımızı sallayarak onların ritmine ayak uydursak, gece olunca yine tüm dereyle birlikte biz de uykuya dalsak uyum içinde yaşasak, yalı çapkınları gelip birkaç tanemizi alıp karnını doyursa, diye iç geçirirdik. Kışın, sonbahar yapraklarının arasında bizi sıcacık saran topraklar, baharda büyümemiz için her türlü hazinelerini cömertçe sunarken; biz, toprağın, güneşin ve suyun  gücüyle olabildiğince yapraklanıp serpilsek, güneşe kim daha yakın olacak diye arkadaşlarımızla boy atma yarışına girsek derdik.”

 

“Tabii ki, ekmek olmak bizler için çok önemli olsa da, hepimiz ekmek olamazdık.  Bazılarımız ise değirmeni göremeden çiftçinin hanımının bulamacına ya da aşuresine malzeme olurdu. Bu bir ayrıcalıktı tabii ki. Ben çok ulvi bir görev uğruna bu ayrıcalığı teptim. Ama biraz da kaderdi. Bazılarımızı ise, daha tarladayken, insanların haşere dediği küçük canlılar, kimimizi de kuşlar yerdi. Biz, her şeye rağmen mutluyduk çünkü biz olmasak kuşlar ne yapacaklardı? Çiftçi dedemiz de, bu durumdan hoşnuttu. Ürünün üçte birinin böyle heba olmasına hiç sesini çıkarmazdı.  Çünkü o zamanlar insanlar az ile mutlu olmasını bilirlerdi ve doğadaki tüm canlılara saygılıydılar.”

 

“Hepimiz cılız buğdaylardık belki ama yüzbinlerce yıldır bu topraklarda nesil vermiş, bu toprakları, bu diyarı iyi bilen tohumlardık ve her sene en az bir önceki yılın buğdayı kadar güçlü nesiller veriyor; kuşları, insanları ve diğer yaratıkları doyurmaya devam ediyorduk. Büyük bir dengenin vazgeçilmez parçaları olduğumuzun hepimiz farkındaydık.”

 

“Ne olduysa, dedenin ölümünden sonra oldu. Oğlu, oldum olası zaten tarlaya uğramazdı. Bu işi hiç sevmedi. Onun gözü şehirlerdeki masabaşı işlerindeydi. Koltuklu, güzel perdeli, güzel kokulu, klimalı, odalarda yapılan işlerdeydi. Ama bir baltaya sap olamayınca, mecburen çiftliğe gelip bizim nesillerimizin devamı görevini üstlendi. Her gün söylene söylene çiftlikte dolaşır, 3 adımlık tarlaya bile arkasında 4X4 yazan büyük tekerlekli bir metal kutuyla gelirdi.  Devasa gürleyen kutunun tekerlekleri de kocamandı ve tekerleklerin ezdiği yerlerde hemcinslerimiz, daha büyüyemeden heba olup giderdi. Sonra bu tekerlekli kutudan daha büyük tekerlekleri olan başka bir araçla gelip tarlayı öyle bir altüst etti ki, bir anda toprağın da dünyası alt üst oldu. Tüm bunlara sesimizi çıkarmadık, çıkaramadık. Ne diyebilirdik? Bizler sadece çaresiz buğday taneleriydik. Ama daha da kötüsünün geleceğini o zaman nasıl bilebilirdik?”

“Ben buraya bir tastan atlayarak ya da düşerek gelip saklanmadan bir yıl öncesiydi.  Bir gün çiftliğe çuval çuval beyaz bir tozun geldiğini gördük. Tembel çiftçi o yıl güzelim ahır gübresini de tarlaya atmamıştı. Hepimiz aç kalıp büyüyemeyeceğimizi düşünürken, daha da kötü bir şey oldu. Bir gün o beyaz tozlar başımızdan aşağıya inivermez mi? Hepimiz şok olduk. Topraktaki tüm diğer canlılar da şok oldular. Çünkü yenigelen bizi beslemek yerine ilk yağmurda yağmur suyunda eriyip gidiyordu. Ne tadı vardı, ne de o güzelim ahır gübresinin kokusu. Eriyip gidenler kimi besleyecekti? Tarladan süzülen suların eninde sonunda tarlanın dibindeki dereye gideceğini biliyorduk. Hemen balıklar aklıma geldi. Eyvah dedim, balıkçıklar, balıkçıklar yandı! Onlar bu tozu ne yapacaktı? Ben onların bu tozu ne yapacağını kara kara düşünürken, toz onlara yapacağını yapmış zaten. Daha sonra atılan diğer böcek katliamı tozlarının da etkisiyle, duyduğuma göre derede tek bir canlı kalmamış, hepsi bu toz yüzünden yok olmuştu. Bu yıl olanlar sanki bir sonraki yıl olacakların da habercisi gibiydi. Normalde her yıl tohumluk ayrılırken, o yılın hasadından sonra, hiç tohumluk ayrılmamıştı. Çiftçinin hanımı aşure, bulgur, bulamaç yapmak için sadece bir çuval ayırmıştı ve ben de o çuvalın içindeydim. Ta ki, bir gün takım elbiseli bir adam gelip de, tam bizim yanımızda, çiftçinin aklını çelene kadar…

Adam çok iyi ve ikna edici konuşuyordu. Kulak kabarttım:”

– “Bırak bu verimsiz cılız buğdayları, bak uğraştığına bile değmiyor. Kaç para kazanıyorsun?” ( – “Adam bizden bahsediyor.” Daha da meraklandım.)

– “Bak bu tohumlar özel laboratuvarlarda itinayla yetiştirildi. Öyle genler aşılandı ki, artık hastalanmazlar; kuraklık olsa bile bitkiler ölmezler. Hem garanti 1’e 100 verir. Dahası, sana 2 yıl üst üste bu tohumları bedava vereceğiz.” Adamın ağzından bal damlıyordu.

(- “Eyvah, tarlamızı yabancılar istila edecekler!” “Defolun!”)

 

“Ne yapsak nafile artık iş işten geçmiş, tarlamız bu soysuzlara peşkeş çekilmişti. Dilim çiftçi demeye varmıyor bu adam yüzbinlerce yıldır bizim gibi milyonlarca yılda türemiş, en uygun doğal seçim sonucu oluşan genlerle bezenmiş tohumların hüküm sürdüğü bu toprak parçasını, yeni türemiş ne idüğü belirsiz, kendini super buğday sanan, kibirli ve bence de tüm canlılar için çok tehlikeli döllere bırakıyordu. Ben buğday aklımla bile bunu akıl ederken, gözünü para ve açgözlülük bürümüş çiftçi bunu akıl edemiyordu. Ama ben olacakları görür gibiydim.”

 

“Artık bir kurtuluş planı hazırlamamız gerekiyordu. Hepimiz çuvalda kalırsak, bulamaç ya da aşure olacaktık. Başka tohum da yoktu. Milyonlarca yıldır bu topraklarda devam eden neslimiz yok olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Aramızda bir plan yaptık, çiftliğin hanımı aşure yapmak için bizden bir tas aldığında, altta kalanlar üsttekileri tüm güçleriyle yukarıya doğru ittireceklerdi. Elbet birkaç tanemizin tastan düşmesini sağayabilirlerdi. Tam da böyle oldu. Aslında tam o anda Tanrı da yardımımıza yetişti. Tüm alttaki arkadaşlarımız var güçleriyle bizi yukarıya doğru ittirirken, tam o anda elinde tasla kapıdan içeri girmekte olan çiftliğin hanımının ayağı da eşiğe takılıp tas elinde hafifçe eğilmez mi? Bu işimizi çok kolaylaştırmıştı. Ben ve benimle birlikte bazı arkadaşlarım tastan düştük ve o sırada kapağı açık olan bu çeyiz sandığının içindeki güzel işlemeli bir örtünün kıvrımları arasında yerimizi aldık. Çok şükür her şey yolunda gitti.”

 

“Çiftçi için tarlada her şey ilk iki yıl yolunda gitti. Üçüncü yıl, çiftçi tohum almak için yine aynı takım elbiseli adama gitti. Tohumlar ateş pahası olmuştu. Dahası, o yıl daha önce kimsenin bilmediği bir hastalık musallat oldu buğday bozuntularına. Çiftçi yine takım elbiseliye gitti. Takım elbiseli ona şimdiye kadar adını bile duymadığı bir ilaç sattı. Bu ilaç da el yakıyordu.  Deredeki balıkların sonunu hazırlayan ilaç buydu. Tohumlar daha önce bilinen hastalıklara hiç yakalanmıyordu ve verimliydiler ama artık sürekli takım elbiselinin ilaçlarını istiyorlardı. Sonra bu tohumların tohumları olmuyordu. Mutlaka her yıl takım elbiseliden yeni tohumlar almak gerekiyordu. Çiftçi yaptığı hatayı anlamıştı ama artık iş işten geçmişti. Çiftçi artık ekonomik olmadığı ve elinde de eski tohum kalmadığı için tarlayı ekmeyi bıraktı başka çiftliklerde çalışmaya başladı.”

– “Peki seni burada bulabilecekler mi?”

– “Evet, bulacaklar. Çünkü çiftçinin 15 yaşında bir kız çocuğu var. Bu sandık da onun çeyiz sandığı. Eminim önümüzdeki yıllarda bu kız gelin olurken bu sandığı açacaklar ve büyük annesinin bıraktığı bu işlemeli örtüyü açınca ya beni ya da arkadaşlarımdan bazılarını mutlaka göreceklerdir. O zaman her şey daha güzel olacak, tarlamız da, biz de, çiftçi de kurtulacak!”    

Siz siz olun çeyiz sandıklarını açarken çok dikkatli olun. Kimbilir, belki birkaç gerçek tohum saklanmıştır kenarda köşede.

Reklamlar
  1. Yorum bırakın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: