Karanlığın İçinden Gelen Çığlıklar…

– “Anne sizi tekrar görebilecek miyim?” diye sordu genç titrek bir sesle.

– “Önemli olan senin buralardan gitmen oğlum” dedi annesi içinden bir parça koparken.

Evden çıkarken boğazında bir türlü yutamadığı bir düğüm vardı. O düğüm hem acı veriyor hem de göz yaşlarını tutmasını sağlıyordu. Biri hafifçe dokunsa, tüm göz yaşları aniden gözlerinden fışkırıp sel olacak gibiydi. Evden hiç arkasına bakmadan hızla uzaklaştı. Baksaydı, yapamayıp geri dönecekti, biliyordu.  Yolun sona erdiği yerde patikadan yürüdü. “Yasak Bölge: Gece Girilmez” levhasını geride bıraktıktan sonra çalılıkların arasında sürünerek gitmek zorunda kaldı. Olabildiğince ses çıkarmadan gecenin içinde süzülen bir leopar gibi ilerliyordu. Neyse ki yağmur yağmıyordu.  Çalılıkların bittiği yerden sonra üzerinde hiç ot kalmamış düzlük ve çıplak bir araziyi geçmeli ve ağaçlık alana ulaşmalıydı. Sonra nehir ve özgürlük…

Her türlü doğal engeli kendine siper ederek nihayet düzlüğe ulaştı.  Düzlükte sürünürken sanki yerle bir olmuş, artık kendisini saklayacak ot kalmamış bu düzlükte bir yılandan daha alçaktan sürünerek ağaçlık araziye gelmişti. Ağaçlık arazide kendisini saklayacak ağaçlar vardı ama ağaçların orta kısımlarına kadar kabukları soyulmuştu.  Ağaçların karanlık gecede parlayan kabuksuz gövdeleri sanki dikilen birer muhafız gibiydi.  Muhafız gördüğünü sandığı noktaya tekrar tekrar bakıyor ve kımıldamadıklarından emin olduktan sonra tekrar büyük kaçışına devam ediyordu.

Buraya gece hiç gelmemişti zaten gelmesi de yasaktı. Demek gündüz köylülerin yemek için soydukları ağaç kabukları ağaçları çıplak bırakınca, ağaç gövdeleri gece ay ışığında böyle parlayabiliyordu.  Keşke dün gece kaçsaydım dün ay ışığı yoktu diye içinden geçirdi ama artık çok geçti, yasak bölgeye çoktan girmişti. Artık dönüş yoktu çünkü dönüş ölümdü. Küçük kardeşi aklına geldi. Henüz 10 yaşındayken yaşama veda eden kardeşi… İstasyonda Pyongyan’a pirinç taşıyan hükümetin treninden birlikte pirinç çaldıkları günler aklına geldi. Atikti. Bir sıçrayışta vagona çıkmış ve önüne gelen ilk çuvala bıçağı daldırmıştı. Tren istasyondan hareket edene kadar geçen sürede dökülen pirinç tanelerini kardeşiyle birlikte toplamışlardı. O gün şanslıydılar. Boğazlarından birkaç pirinç tanesi geçmişti. Ancak trenlerin sayısı azalıp hükümet başka rotaları da kullanmaya başlayınca, artık ne kesecek çuval ne de gece raylara akacak pirinç kalmıştı. Her gün istasyonda  gelecek treni gözlerken yaşama veda etmiş 5-10 kişinin cesedi el arabalarıyla toplu mezarlara taşınıyordu. Bu insanların kimi kimsesi yok muydu? Ama olsa ne farkederdi? Belki onlar da çoktan ölüp gitmişlerdi. O tabloyu bir insan nasıl unutabilirdi. İlk defa kaçış fikri o tabloyu gördüğünde aklına gelmişti.    

Annesi ve babası da onun gitmesini istiyorlardı. Gitmeli ve bu ülkeden, açlıktan, zulümden  kurtulmalıydı. Gerçi hükümet yetkilileri tüm dünyada açlık ve kıtlık var diyorlardı ama artık yetkililere inanmıyordu. Çünkü bunları söyleyen yetkililerin sağlıkları yerindeydi.  Açlık vardı ama onlar ve onlara yakın bir grup insan nedense açlıktan hiç etkilenmiyor, hiç zayıflamıyorlardı.  Aksine onlar hallerinden memnundu.   Yiyecek bulmak için çayırlardan ot toplamıyorlar, ağaç kabuklarını soyup yemiyorlar, tren istasyonlarında Pyongyan’a yiyecek taşıyan trenler geçerken cesaretli birkaç kişinin yırrtığı çuvallardan dökülen pirinç tanelerini raylardan toplamak zorunda kalmıyorlardı. 

Her şey Büyük Lider’in tarım ve hayvanclığa merakıyla başladı. Büyük lider çok ama çok büyüktü.  Herkes onu Tanrı gibi görüyordu. Zaten bu ülkede Tanrı yoktu Büyük Lider vardı. O her şeyin en iyisini biliyor ve yapıyordu. Herkes onu örnek almalıydı. Başka türlü olması mümkün değildi. Bize tarım ve hayvancılıkta ne büyük dersler verdi ki, sonunda bugüne kadar geldik. Bu ülke bir zamanlar yurtdışından kömür ve petrol alabiliyor, elektrik üretebiliyor. Bunlara karşılık yurtdışına başka ürünler ihraç edebiliyordu.  Yaşamları kötüydü ama hiçbir zaman bu kadar kötü olmamıştı.  İşin kötüsü internet veya özgür medya olmadığı için herkes tüm dünya böyle sanıyordu. Öyle sanmaları isteniyordu. Tüm gazeteler, televizyon ve radyo böyle söylüyordu.  

Nihayet ağaçlık alanın sonundaki nehre  ulaştı. Arkasına gökyüzüne baktığında kapkara bulutları gördü. Gideceği yönde hava açıktı ve gökyüzündeki yıldızlar sanki nehrin öteki kıyısındaki çakıltaşlarının devamı gibiydi. Öteki kıyıda her şey pırıl pırıl görünüyordu. Kendini nehrin serin sularına bıraktı. Artık başarmak üzereydi.  Çakıltaşlarına ve oradan da yıldızlara ulaşacağını düşündü.  Suya girmesiyle birlikte nehrin kenarından pek çok kurbağanın suya atladığını duydu ve çok şaşırdı. Demek hayatında ilk defa gelmeye cesaret ettiği bu derede kurbağalar vardı. Çünkü köylerinin ve kasabalarının civarındaki tüm su kaynaklarında artık kurbağa bulmak bile mümkün değildi. Hepsi insanlar tarafından toplanıp yenmişti. “Bu derede ne güzel balıklar vardır” diye düşündü.  Keşke kaçmak zorunda olmasa ve ailesiyle birlikte bu nehrin kenarında küçük bir kulübede yaşayabilselerdi.  Kimseyi rahatsız etmeden burada ne güzel yaşanırdı. Kardeşine her gün balık tutardı. O da doktorun dediği gibi “Kas erimesinden” ölmezdi. Akıntı birden artınca, içinde bulunduğu ana odaklanması gerektiğini anladı. Akıntının bedeninde yarattığı irkilmenin de etkisiyle o anda ülkesinde her gün ölen binlerce kişinin doktorlar tarafından neden “kas erimesi”nden öldüklerinin rapor edildiğini anladı: “Büyük Lider’in ülkesinde kimse açlıktan ölemezdi!”     

Sudan çıktığında üşüdüğünü hissetti.  Ne kadar yürüdüğünü hatırlamıyordu bile; artık başka bir dünyadaydı.  Yüreği heyecanla çarpıyordu. Burada hiç kabuğu soyulmuş ağaç yoktu. Herhalde burada yaşayanların bu bölgeye gündüzleri bile girmesine izin vermiyorlar, öyleyse durumları bizden daha kötü olmalı vah zavallılar diye düşündü. Ama bunu gözleriyle görmesi gerekiyordu. Uzaktan bazı pırıltılar gördü. Gözlerine inanamadı bunlar bir köyün ışıklarıydı. Yıllardır gece ışık görmemişti . Demek kendi ülkesinin dışındaki yaşam farklıydı. İçine bir umut doğdu ve adımlarını hızlandırdı. Son tepeyi de aştıktan sonra köyün ilk eviyle karşılaşınca gözlerinden dökülen gözyaşlarında sevinci ve üzüntüsü birbirine karıştı.  Evin yan tarafında belki birkaç aileye bütün bir yıl yetecek salkım salkım mısırlar kuruması için asılmıştı. Demek burada devlet mısırları köylülerin elinden almıyordu. Şaşkınlıkla yürümeye devam etti.  Evlerin bahçesindeki kabaklara, domateslere, biberlere hayranlıkla bakakaldı. Hepsi yerinde duruyordu. İnsanlar balkonlarına türlü türlü sebze ve meyveleri kurutmak için asmışlardı.

O geceyi  köyün biraz dışında iki kayanın oluşturduğu bir kuytulukta uyuyarak geçirdi. Ertesi gün, tekrar yola koyuldu sınırdan mümkün olduğunca uzaklaşması gerektiğini biliyordu. Ana yolda arabalar ve kamyonlar geçiyordu. Demek ki Büyük Lider’in söylediği gibi dünyada petrol bitmemişti.  Onu görenler, aralarında bir şeyler konuşuyor ve gülüşüyorlardı. Farklı olduğunu biliyordu ama ne yapması ve nasıl davranması gerektiğini bilmiyordu. Gülmeleri hoşuna gitmemişti. Kıyafeti onlar gibi olmayabilirdi ama onun da iki kaşı iki gözü vardı ve sadece onlar gibi basit bir insandı…

Bu öykünün sonunu merak ediyorsunuz değil mi? Aslında ne önemi var. Son 20 yıldır bu öyküyü yaşayan binlerce insan var. Sizler rahat ve sıcak evlerinizde yaşarken, günde üç öğün yemek yerken Arka arkaya Kuzey Kore’nin başına bela olmuş Büyük Lider’lerin zulmettiği bu ülkeden kaçma girişiminde bulunan bu insan 14 yaşında K. Koreli bir çocuktu.  Adı hiç önemli değil. K. Koreden  Çin’e kaçmayı başardı ancak K. Kore ile Çin hükümetinin anlaşması gereği, Çinli ve Kuzey Koreli ajanlarca yakalandıktan sonra K. Koreye teslim edildi ve o zamandan beri K. Kore’de hapiste yatıyor.    Merak ediyorsanız Google Earth’de geceleyin K. Kore’ye bakın karanlığın içinden gelen bu gencin ve binlercesinin çığlıklarını duyacaksınız.

 

Reklamlar
  1. Yorum bırakın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: