Ateşe Tapan Aslan

 

 

Bir gümbürtü koptu kaçan can derdinde, kovalayan aç bilaç karnını doyurma peşinde. “Yine kaçırdım” dedi Kral Aslan. “Son üç gündür kaçırdığım yirminci av bu. Halbuki bu otlar büyümeden önce her on avdan üçünü kesin yakalardım. Kahrolası otlar çok uzun ve ormanda çok çalılık var. Avların hepsi kolayca saklanıyorlar. Yok, bu böyle olmayacak bir şeyler yapmam lazım yoksa hepimiz yok olacağız.” Kral Aslan tüm soydaşlarını toplamış. Aslanlar toplantı yapıyorsa bir şey var demektir diyerek tüm hayvanlar kulak kabartmışlar. Kral Aslan kükremiş: “Ey aslan ırkı! Bundan sonra amacımız Ateş Tanrısı’na daha fazla yaranmak onun yakıcı gücünü bizden esirgememesini sağlamaktır. Bu uzun otlar ve çalılar yüzünden av yakalayamaz olduk. Eğer ateş dinimize geri dönmezsek, hepimiz açlıktan öleceğiz. Bundan sonra dindar nesiller yetiştirmeliyiz ki Ateş Tanrısı bizi gözetsin, otları çalıları yeryüzünden silsin, biz de avlarımızı yakalayabilelim. Güneşin parçaları biz ancak dindar olursak yeryüzüne inecektir” 

 

Tüm aslanlar Kral Aslan’a inanmışlar. Zaten onun söylediklerine hep inanırlarmış. Babadan dededen öyle görmüşler. Başlarında hep bir Kral Aslan olmuş ve hiç soru sormadan hep onun dediğini yapmışlar çünkü Kral Aslan en iyisini bilirmiş. O günden sonra tüm aslanlar yatıp kalkıp Ateş Tanrısı’na kendilerinden ateşi esirgememesi için yalvarmaya başlamışlar. Ara sıra şimşekler çakıp yıldırımlar düştüğünde, savanada ve ormanda bazı yerler yanıyor ve yanan ağaçların, otların, çalıların etrafında toplanıp tanrılarına şükran dansı yapıyorlarmış. Ama, aradan çok geçmeden ateş yağan yağmurla sönünce tüm aslanlar homurdanarak yağmura beddua ediyorlarmış. Ne de olsa yağmur hem kendileri için kutsal olan ateşi söndürüyor hem de otların daha fazla uzamasına neden oluyormuş. Bu yüzden aslanlar, yağmuru şeytan ilan etmişler.

 

Aslanlar sürekli taraftarlarının sayısını artırarak tanrılarına kendilerine sürekli ateşi vermesi için yakarmaya devam etmişler.

 

Fil, iri gövdesiyle olan biteni izliyor ve savana ve orman için çok kaygı duyuyormuş. Bir gün aslanlar tapınırken, “Kral’a dönüp Aslan Efendi, bize yağmur da lazım ateş de; yağmur tanrısı yeryüzünde bitkileri yeşertir, susuzluğumuzu giderir, beslendiğimiz otları, ağaçları büyütür” diyecek olmuş. Aslan’a sadık tüm hayvanlar üzerine çullandıkları gibi onu yere yıkmışlar. Kral Aslan, “Ateşten başka Tanrı yoktur. Ey aymaz adam, sen otları büyüterek bizim avlarımızı saklayan Yağmur Tanrısı’na mı inanıyorsun? O yağmur tanrısı dediğin şey tanrı bile değildir. O bizim neslimizi tehdit ediyor. Halbuki tüm avlar bizim olmalı çünkü biz soylu bir ırkız. Eski aslan soyundan herkes tirtir titrerdi. Bizim adımızı duyanlar kaçacak delik ararlardı. Şimdi öyle mi? Bakın Fil gibilerin yüzünden Ateş Tanrısı’na inanç kalmadı. Otlar uzadı ve hep yağmur yağıyor artık. Bu yüzden dindar bir nesil yetiştirmeliyiz. Ayrıca tüm aslanlara sesleniyorum. Yapabileceğiniz kadar yavrulayın ki neslimizin devamı garanti olsun.” Demiş. Fil, hemen ateş düşmanı ilan edilmiş. Hatta yağmurla işbirliği yaptığını bile söylemişler. O günden sonra hayvanlar tüm filleri izlemeye alarak hortumlarını gökyüzüne üfleyerek, gökyüzündeki nemi nasıl yağmur haline getirebileceğine dair teoriler üretmeye bile başlamışlar. Kimileri, aslında yağmurun filin tükürükleri olduğunu bile söylemiş. Aralarında kimliğini açıklamayan bazıları, filin bir gölün suyunun tamamını içine çekerek yağmur şeklinde ovaya püskürttüğünü bile söylemiş. Fili tutuklayıp sorgusuz sualsiz hapse atmışlar.

 

File olanları gören diğer tüm hayvanlar birden ateşe tapar olmuş. Her yerde ateş türküleri söyleniyor, Ateş Tanrısı’nın yeryüzüne inmesi için yalvarılıyor, yağmur lanetleniyormuş. Kral Aslan, eleştiriye hiç tahammül edemiyormuş. “En güçlü benim, öyleyse yaptığım ve söylediğim her şey doğrudur. Dünyada tek gerçek vardır. O da Ateş Tanrısı’nın gerçeğidir. Beni eleştirenleri kavurucu sıcaklığı ile yakacaktır” demiş.

 

Aslan’a önceden inanmayan zürafalar ve çakallar dahil herkes ama herkes Kral Aslan’a inanmış. Zürafalar ve çakallar da Kral Aslan gibi konuşmaya başlamışlar. Her ağızlarını açtıklarında aslan soyunu ve Ateş Tanrısı’nı över olmuşlar.   

 

Ormandaki, savanadaki çeşit çeşit otlar, çalılıklar ve kırmızı kırmızı gelincikler, sarı papatyalar ve onları besleyen toprak ve topraktaki canlılar ve su bu durumdan hiç hoşnut değilmiş. Ama ne yapabilirler ki? Bir kere hayvanlar arasında Kral Aslan’ın başlattığı ateş aşkı öyle yayılmış ki, artık su ve yağmur sözcüklerini bile kullanmaktan korkar olmuşlar. Ara sıra yağmur yağdığında içten içe seviniyorlarmış ama Aslan’ın gazabına uğramamak için sevinçlerini bile belli etmiyorlarmış.

 

Aradan epey zaman geçmiş ve gittikçe artan taraftarlarıyla Kral Aslan’ın dini çevredeki  ormanlara ve savanalara da yayılmış. Artık hayvanlar her yerde öbek öbek ateşler yakmaya ve etrafında dönerek tanrılarına tapınmaya başlamışlar. Birbirlerine durmadan en güzel dinin kendi dinleri olduğunu ve birgün tüm kainatın tamamının mutlaka ateş dinine döneceğini, bunun kitaplarında da yazdığını anlatmaya başlamışlar. Bunları söyledikçe tarifsiz şekilde mutlu oluyorlarmış. Gerçekten de dedikleri gibi olmuş:

 

Birgün tüm gökyüzünü o güne kadar hiç olmadığı kadar çok kara kara bulutlar kaplamış. Şimşekler kör edecek kadar parlak, gökgürültüleri tüm canlıları sağır edebilecek kadar güçlüymüş. Herkes eyvah Yağmur Tanrısı’nı kızdırdık galiba diye endişe ederken, bir damla yağmur bile düşmeden sayısız yıldırım düşmeye başlamış. Yıldırımlar düştükleri her yeri kavurup yakıyormuş. Tüm hayvanlar her yanan ateşin etrafında, kendilerinden geçerek Ateş Tanrısı’na şükran dansı yapmaya başlamışlar. Savanalardaki tüm otlar ve çalılar, ormanlardaki tüm ağaçlar yanınca, ateş dinine mensup olan dindarlar, dini duygularının doruğuna erişerek kendilerinden geçmişler. Ateş dininin kutsalı ateş tüm yeryüzüne yayılmış. Yeryüzünde cennet böyle bir yer olmalı diye düşünmüşler. Her yer cayır cayır yanmış, kül olmuş. Artık av hayvanları için ne kaçacak bir yer ne de saklanacak ot varmış.

 

Kral Aslan ve müridleri, saklanamayan av hayvanlarını kolayca avlayarak harika birkaç gün geçirmişler. Her avı yakaladıklarında, yakaladıkları o av için Ateş Tanrısı’na dua ediyorlarmış. Ama tahmin ettiğiniz gibi, ot yiyenler kısa sürede toplu halde açlıktan öldüklerinde her yeri hayvan leşleri ve iskeletleri kaplamış.

 

Son av olan çizgili zebrayı da bir dişi aslan üzerine çullanıp boğazladığında artık yeryüzünde aslanlar ve birkaç sırtlandan başka canlı kalmamış. İşte o anda aslan soyu acı gerçekle tanışmış. Artık ne dindarlık söylemlerinin, ne Ateş Tanrısı’nın onları kurtaramayacağını anlamışlar. Ama iş işten geçmiş. Dinlerini değiştirip Yağmur Tanrısı’na yalvarsalar bile, Ateş Tanrısı’nın gazabından kurtulmuş toprak altındaki tohumların yeniden yeşerip otların çıkması ve büyümesi ve yeniden otyiyenlerin ortaya çıkması çok ama çok uzun zaman alacakmış.

 

Kıssadan hisse, eleştiriye tahammül etmek büyük bir erdemliliktir. Düşüncelerimiz ve yaptıklarımız bazen bize doğru gibi görünse de, sonuçta karşılaşacağımız gerçek düşündüğümüz gibi olmayabilir.            

 

Reklamlar
  1. #1 by Hüseyin Var on 10 Şubat 2012 - 14:54

    Teşekkürler doğa sever yazınızı içtenlikle okudum ,doğamızı her zaman korumalıyız.
    .

  2. #2 by dogasever on 10 Şubat 2012 - 17:49

    Teşekkür ederim ama bu yazıda amacım doğanın korunmasından farklı bir şeydi…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: