Bilgisayarın Geri Dönüşümü

computer

“En hızlı işlem yapan benim. En geniş benim belleğim” diye düşündü. Yüzbinlerce insanın günlerce çalışarak yapabileceği işleri birkaç saniye içinde tamamlamak ne güzeldi! Evet, o bir bilgisayardı. İnsanlara hizmet ediyor ve bununla gurur duyuyordu. Fazla değil daha birkaç gün öncesine kadar yalnızca tel, metal ve cam parçalarından ibaretti. O müthiş fabrikada biraraya getirilmiş; ilk cızırtı seslerinin ardından ekranını dünyaya gülerek açmıştı.  Dünyaya gelir gelmez kendisi gibi birçok bilgisayarla birlikte özenle kutulara yerleştirilmiş, bir tarafı incinmesin diye kutuların içine özel yastıklar konmuştu. Rahattı, keyfine diyecek yoktu. Önünde umutlarla dolu bir yaşam vardı. Kimbilir hangi eve gidecek, hangi çocukların ne tür oyunlarla hangi hayallere dalmasına sebep olacaktı. Belki de yolu bir ofise düşecek sabahtan akşama kadar ne hesaplar yapıp, ne yazılar yazacaktı. Ne iyi etmişti de insanlar onu yaratmışlardı! Mutluydu.

Kısa süren bir alışveriş ve yolculuktan sonra yeni yaşamını geçireceği mekan belli olmuştu. Yeni evine özel kurye ile geldi. Evin çocukları sanki kendilerine yeni bir kardeş gelmiş gibi sevinçle karşıladılar onu. Kutudan itinayla çıkarıp evin baş köşesine yerleştirdiler. “Kaloriferin yanına çok yaklaştırmayın” diye uyardı büyükbaba. Ne de olsa elektrikli bir cihazdı. Televizyon için de aynı şeyi söylememiş miydi satın aldıkları adam. “Çocuklar bekleyin babanız gelsin, talimatlara bakarak kursun bilgisayarı” dedi anneleri. “Ah şu çocuklar yok mu!” diye düşündü bilgisayar. İnşallah yanlış bir şey yapıp devrelerimi yakmazlar diye iç geçirdi. Oysa kendisi de daha çocuk sayılırdı.

Akşam babaları geldi. Talimatları izleyerek bilgisayarı kurdu. Fişi prize taktı ve bilgisayarı açtı. “O da ne? Birden bilgisayar kendini güçlü mü güçlü hissetmeye başlamıştı. Sanki damarlarına kan, vücuduna can gelmişti. Yerinde duramıyor, hesaplama yapmak, yazı yazmak, grafik çizmek, bir yerlere bağlanmak, taramak, ilişki kurmak, konuşmak, şarkı söylemek, birşeyler yapmak istiyordu. Fakat bu yalnızca istek olarak kalmaktan öteye gidemiyor; anlayamadığı bir nedenle bir türlü gerçekleşmiyordu. Ne zaman yeni sahibi klavye ve fareyi taktı, o zaman sanki elleri ayakları olmuştu. Kendisini bu kaybolmuşluk duygusundan kurtulmuş gibi hissetti. İnsanlar klavyenin üzerindeki harf ve işaretleri tuşlayarak ona komutlar veriyor, fare ile çeşitli uygulamaları üzerine tıklayarak başlatabiliyorlardı. Artık iletişim kurabileceği araçları da vardı. Ekranı durmadan ışık saçıyor, arada bir bütün işlevlerinin doğru çalışıp çalışmadığı belleğinde bir yerlere rapor ediliyordu. Bu harika bir duyguydu! Belleğinden “Çok teşekkür ederim size insanoğulları. Ne güzelmiş dünyaya gelmek! Böyle düşünebilmek!” diye geçirdi. “Bundan sonra amacım beni yaratan bu güzel insanlara hizmet etmek onların söylediklerini hemen ve harfi harfine yerine getirmek” dedi.

Artık mektuplar yazılıyor, çeşitli hesaplamalar ve çizimler yapılıyor, bazı değerleri karşılaştırması ve sonuca göre değişik uygulamaları başlatması isteniyordu. O, bir olimpiyat koşucusu edasıyla bütün istenenleri en kısa sürede doğru olarak gerçekleştiriyor. Ne istediğini bilmeyen insanlara içinden gülerek yardımcı olmaya çalışıyordu. “Bazı insanlar gerçekten ne kadar ilkel” diye geçirdi belleğinden. En basit uygulamamı bile anlamıyorlar. Olur olmaz yanlış tuşlara basıyorlar. Neyse ki onlara doğru yolu gösterebiliyorum. Ben yardım etmesem halleri nice olurdu” dedi. Bir de unutkan insanlardan çok dert yanıyordu. “Daha yeni yarattıkları dosyanın adını bile hatırlamıyorlar bana soruyorlar. Ben de hiç olmazsa ya dosya adının bazı harflerini söyleyin ya da içinde ne gibi konular geçiyor bana hatırlatın diyorum. Artık bu kadarını hatırlıyorlar ve koşarak o kadar dosyanın arasından istedikleri dosyayı bulup getiriyorum.

Bir de belleğimi üç, dört parçaya bölenler var. Onlara ne kadar teşekkür etsem azdır. Böylece fazla yorulmuyor ve pek yıpranmadan istenilen işleri yapabiliyorum. Yoksa verilen bir görev için bütün belleği taramanın ne kadar zor olduğunu insanlar bir bilseler! Tabii benim için zor diye birşey yok ama yine de çok sayıda uygulama yapmam istendiğinde, bir başka deyişle, bir yandan mektup yazarken, diğer yandan virüs tanıma programım çalışıyorsa ve aynı zamanda tarayıcıda bazı belgeleri taramam istenmişse; hele bir de İnternete bağlıysam, bütün bu uygulamaların hepsini bölünmemiş bellekte bulmak ve çalıştırmak biraz güçleşiyor. Umarım anlıyorsunuzdur.

Tarayıcı dedim de aklıma geldi. Tarayıcı ve yazıcı benim en iyi dostlarım. İçimi onlara döküyorum. Tarayıcı da bazen yaşadıklarını bana aktarır. Onlarla çok iyi anlaşıyoruz. Yalnız yazıcı biraz yavaş anlıyor. Ben dertlerimi anlatırken durmadan bana “anlamıyorum ne olur biraz yavaş anlat!” diye mesajlar gönderiyor. Ara sıra da kağıdı bitiveriyor. Neden sanki bazıları kağıda gereksinim duyarlar? Hiç anlamamışımdır. Neyse, ben size en iyisi en gözde uygulamamdan bahsedeyim biraz: “Internet” yani “Örütbağ”. Kim yaptıysa, birçok bilgisayarı tellerle birbirine bağlamış. Sanki tellerle örülmüş. Ne kadar basit ve güzel bir düşünce. Bu sayede; e-posta ve görüntü gönderilebiliyor, web sitelerine ulaşılabiliyor. Oralardan bazı yararlı dosyalar indirilebiliyor. Bazı kötü niyetliler de yok değil. Geçen gün çok tehlikeli bir virüs geldi. Neyseki benim bu virüse karşı bağışıklığım vardı. Ya olmasaydı? Allah korusun bütün sistemim felç olabilirdi. Bu virüsleri gönderenleri bir elime geçirsem!

En çok çocukları seviyorum. Onlar olmasa nasıl eğlenirdim? Kart oyunları, sözcük bulmaca, uzaylıları vurmaca, stranç, daha neler neler…

Aradan aylar geçti. Sahibi durmadan yeni uygulamalar getiriyordu. Bu uygulamalar daha hızlı çalışmasını istiyorlardı. Yüklendikçe yüklendiler. Artık fare tıkladığında tam olarak anlamıyor, düşüncelere dalıp gidiyordu. Sanki o hızlı koşucu yerini yürümekte bile zorlanan bir ihtiyara bırakmıştı. Yeni uygulamaları çalıştırmakta zorlanıyordu. Sahibinin ekranda beliren çizgilerden şikayetçi olmaya başladığını duymuştu. Bir ara ilave bellek taktırmayı ve daha hızlı mikroişlemci ile değiştirmeyi düşündüler fakat babaları “değmez” dedi. Yenileri çok ucuzlamıştı çünkü!

İnternette bazı sitelere hiç uğramak istemiyordu. Bunlar bilgisayar satan şirketlerin siteleriydi. En yeni modelleri burada sergiliyorlardı. Kendisinden daha hızlı daha geniş bellekli bilgisayarların varlığını duymak bile istemiyordu. Ama insanlar durmuyor, daha gelişmişini arıyorlardı. Bir gün yine sahibinin böyle bir siteye girdiğinde “Tamam işte buldum” dediğini duydu. İnternet üzerinden kredi kartı bilgilerinin o siteye gittiğini anladı. Ve o günden sonra bilgisayarı bir düşüncedir aldı. Ya beni atarlarsa… Sahibine bunca zamandır hizmet ediyordu. Böyle bir şeyi aklına bile getirmek istemiyordu.

Soğuk ve karanlık bir kış günü eski bir kamyon kapıya yanaştı. Önce yardımcıları klavye ile farenin görevlerine son verildi. Sonra onu en iyi dostları tarayıcı ile yazıcıdan ayırdılar. Artık içini dökecek bir dostu bile olmayacaktı. Onlara “elveda” bile diyemedi ancak uzaktan şöyle bir bakabildi. Dışarıda çiseleyen yağmurdan ekranına iki damla inmişti. Uzun ve yorucu bir yolculuk, kendisi gibi işi bitmiş televizyon, buzdolabı ve mikrodalga fırınlarının olduğu  Belediye Çöplüğünde noktalanmıştı. Bir adam fişinin takılı olduğu, onu yaşama bağlayan elektrik kablosunu elindeki makasla kesip ayırdı.  “Kader böyleymiş” dedi içinden. Artık düşünmekte bile zorlanıyor, bazı şeyleri bölük pörçük anımsayabiliyordu. O muhteşem fabrikadan ilk çıktığı günleri hatırladı. Bayram çocukları gibi mutluydu o zaman. Şimdi ise çok üzüntülüydü bilgisayar. Artık miyadı dolmuştu. Yanıbaşındaki buzdolabının “Merak etme, birkaç gün içinde yeni bir kimlikle tekrar eski günlerimize döneriz” demesi bile onu teselli etmeye yetmiyordu. Buzdolabı sanki deneyimli biri gibi konuşuyordu ama aslında buzdolabının ne demek istediğini o önlüklü iki kişi gelene kadar anlamamıştı.

Gelenler tam işlerinin ehliydi. Çabucak arkasındaki vidaları açtılar. İnsanların kart dediği yazıcı ve tarayıcıyla iletişim kuran organını, Internete bağlanmaya yarayan organını, ekranını ve belleğini aldılar. “Ana kartı da al” dedi biri. Diğeri “yaramaz çok eski” diye yanıtladı. Bilgisayar bu hırsızlara önce kızmıştı ama şimdi içten içe seviniyordu. “Al, al her şeyimi al ne olur” diyordu. Artık başka bilgisayarlarda kullanılacağını anlamıştı. Demek buzdolabının yeni kimlikten kastettiği buydu. İki kafadar aceleyle işlerini bitirirlerken ana kartı derin bir sessizliğe büründü. O ise belleğiyle birlikte yeni bir kimlikleyeni bir maceraya doğru yola çıkıyordu. Bazı insanlar hırsız bile olsalar ne kadar iyiydiler. Ondan tamamen vazgeçmemişlerdi! Artık bir üst modeldi! Yine en hızlısı, en kapasitelisi, en bilgilisi olacaktı…

Reklamlar
  1. Yorum bırakın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: